|
1097'de
Haçlılar, Antakya valisi Yağı-Siyan'ın hakimiyet bölgesine
girerek,toplam olarak 600.000 kişiden oluşan muazzam ordusuyla 22 Ekim
1097'de Antakya surları önünde çadırlarını kurdular.
Yedi ay on üç gün süren ve büyük bölümü açlık, yokluk,
sefalet ve kanlı çarpışmalarla geçen kuşatma sonunda Haçlılar,
kahramanlık, sabır ve askeri güçle yapamadıkları işi kurnazlıkla
hallettiler ve kenti bir ihanet ile ele geçirme
planını yürürlüğe koydular.
Antakya hakimi Yağı-Siyan'ın
güvenini kazanmış, Ermeni asıllı bir muhtedi olan Firuz adında bir
kumandan ile ilişki kurmayı başaran Bohemond, surlardaki üç kulenin
savunulmasından sorumlu olan bu kişiye, tekrar Hıristiyanlığı
kabul
etmek ve kentin ele geçirilmesinde işbirliği yapmanın karşılığı
olarak çok büyük vaadlerde bulundu. Bohemond'un son güne kadar diğer
haçlı liderlerine dahi duyurmadan yaptığı bu çok gizli haberleşme
sonucunda Firuz, Bohemond'la
anlaşarak, kenti satmayı kabul etti ve rehin olarak oğlunu Bohemond'a
gönderdi. 2 Haziran'ı 3 Haziran'a bağlayan gece gerçekleştirilmesi
kararlaştırılan ve taktiği Firuz tarafından verilmiş olan ihanet
planına göre; 2 Haziran'da bütün Haçlılar, başlarında Bohemond
olduğu halde, Müslüman topraklarını istila etmeye gider gibi
hareket ederek kamptan uzaklaşacak, gece yarısından sonra sessizce
geriye dönerek, kendisinin koruduğu İki Kızkardeş Kulesi altına
geleceklerdi. Firuz onları kulenin üstünde bekleyecek ve yukarıya tırmanmalarına
yardım ederek surları aşıp kente girmelerini sağlayacaktı.
Bohemond, bu planı ancak o gün
Haçlı liderlerine açıkladı ve Kerboğa'nın Antakya'ya yardım amacıyla
güçlü bir ordu ile yaklaşmakta olduğundan bahsederek, kuşatmayı
kaldırmanın utanç verici ve tehlikeli olacağını, kenti
zaptetmekten başka çareleri kalmadığını ve savaşın sadece
silahla kazanılmayacağını söyleyerek Firuz'la vardığı mutabakatı
nakletti. Bazı Haçlı liderlerinin, böyle bir yolun Haçlılar'a yaraşmayan
şerefsiz bir çözüm olacağı şeklindeki itirazlarına rağmen, plan
aynen uygulandı ve kararlaştırılan zamanda İki Kızkardeş
Kulesi'nden Firuz'un sarkıttığı bir ip merdivenle kulenin
üstüne tırmanan küçük bir Haçlı birliği, yakındaki kuleleri de
ele geçirdikten sonra, o civarda bulunan bir kapıyı açarak, dışarıda
beklemekte olan kalabalık Haçlı grubunun içeriye sel gibi akmasını
sağladı.
Haçlılar, Rum ve Ermenilerin yardımı
ile ele geçirdikleri bütün Türkleri, kadın ve çocuk ayırımı
yapmadan öldürdüler. Bir gece içinde on binden fazla Antakyalı
katledildi. Yapılan katliam sonunda 3 Haziran 1098'de akşam olurken
Antakya'da hiçbir canlı Türk kalmamıştı. Seller gibi kan akan
sokaklarda ve meydanlarda, ancak cesetler üzerinden atlayarak yürünebiliyordu.
Bu tarihten dört gün sonra 7
Haziran 1098'de yardıma gelen Musul Emiri Kerboğa komutasındaki Müslüman
ordusunu püskürten Haçlılar, bir süre Antakya'da kalarak
kendilerine çeki düzen verdiler ve Kudüs seferi için hazırlıklarını
tamamladılar. İstanbul'da Bizans İmparatoru Alexius'a, yemin etmek
suretiyle vermiş oldukları söze rağmen Antakya'yı imparatora teslim
etmediler ve Bohemond'un ilk hakimi olduğu Antakya Prensliği'ni
kurdular.
3 Haziran 1098 ile 18 Mayıs
1268 tarihleri arasında, yaklaşık yüz yetmiş yıl Antakya ve civarına
hükmetmiş olan Antakya Prensliği, biri prenses olan (Costance 1131 -
1163) ve Antakya Prensi ünvanını taşıyan hükümdarlar
tarafından yönetilmiştir.
1268'de saldırıya geçen
Memluk Sultanı Baybars, Antakya'nın uzun süre direnmesine imkan
vermedi ve surların Silpius'a yükselmeye başladığı bir noktadan
kente girerek yağma ve tahrip etti. Kente giren Memlük askerleri
bütün erkekleri öldürerek büyük katliam yaptılar. Öldürülen
17.000 kişinin yanısıra 100.000 kişiyi esir aldılar. Böylece yüzyetmiş
yıldan beri süren Antakya Prensliği halindeki son Hıristiyan
hakimiyeti son buldu ve Antakya bir daha el
değiştirmemek üzere İslam hakimiyetine geçti.
Antakya prenslerini meşgul eden meseleler arasında kaybedilmiş
olan toprakları (Antakya Prensliği yanında Haçlılar tarafından
kurulan Kudüs Krallığı, Urfa Kontluğu ve Trablusşam Kontluğu da
bu hedefler içindeydi) tekrar İslam hakimiyetine almak amacını güden
Danişmendoğulları, Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Zengiler,
Anadolu Selçukluları yanında İranlılar ve zaman zaman Türkmenler
ve Ermeni kralları ile yapılan savaşlar, Bizans hakimiyetine direnme,
diğer Haçlı devletleri ile münasebetler ve prensiliğin kendi içindeki
iktidar çekişmeleri kayda değer olanlardır.
Bu mücadeleler sırasında bazı Haçlı prensleri esir düşüp
fidye karşılığı serbest kalırken, bazıları hayatlarını
kaybettiler. Örneğin, 1101 yılında Sıvas Emiri Danışmendoğlu
Melik Gazi Gümüştekin ile yaptığı savaşta Bohemond, yeğeni
Richard de Salerne ile birlikte esir düşmüş ve yüzbin altın fidye
karşılığı kurtulmuştur. 1149'da Haleb Atabegi nureddin Zengi ile
yapılan mücadelede ise Antakya Prensi Raymond ölmüştür.
Bizans'ın prenslik üzerindeki
hakimiyet baskısı, Antakya prenslerinin zaman zaman güç duruma düştükleri
bir diğer konudur. Örneğin, 1138 yılında İmparator Ioannes II ve
1159 yılında İmparator Manuel Antakya'ya girerek surlara imparatorluk
bayrağını çektirmek suretiyle prenslerin bağlılıklarını kılıç
zoru ile kabul ettirmişlerdir.
Bu olaylar içinde en
etkileyici olanı 1159'da imharator Manuel'in Antakya'ya girişinde,
Antakya Hükümdarı Renaud'un imparatorunun atının yanında
üzengisini tutarak yürümesidir.
Kentteki en eski yapılardan
olan St. Peter Kilisesi'nin 1112 yılında da ayakta olduğunu,
aynı yıl ölen Tancrede'nin bu kiliseye gömülmüş olmasından
anlamaktayız.
Abü'l Farac Tarihi'nde 1157 yılında vukubulan şiddetli
depremler sonucunda bir çok Suriye kenti ile beraber Antakya'nın büyük
bir kısmının harap olduğu yazılıdır. Aynı kaynakta, 1169 yılında
25 gün devam eden ve "Yeryüzü deniz üzerinde bir
gemi gibi sallandı" ifadesi kullanılan bir seri çok şiddetli
depremin, Antakya'da büyük tahribata neden olduğu, bu olayda Büyük
Rum Kilisesi (St. Peter Kilisesi olsa gerek) ile Franklar'a ait
Kusyana Kilisesi'nin hasar gördüğü, bu felaketten Meryemana Kilisesi
ile George ve Mar Sawma oğlu kiliselerinin yıkılmadan kurtulduğu
anlatılır. Bu depremde patrik ve rahiplerin bir çoğu hayatlarını
kaybetmiştir.
14 Temmuz 1098'de Bohemond,
Antakya'nın Haçlılar'ın eline geçmesine yardım etmiş olan
Cenevizliler'e, kentin içinde otuz ev (mağaza), St. Jean Kilisesi, bir
pazar ve bir de çeşme verdi. Haçlılar döneminde batılı tüccarların
kendilerini, artık Latinler'in hakim olduğu, yabancı olmayan
topraklarda hissetmeleri, Haçlı soyluları ile yurttaş hatta silah
arkadaşı olmalarından ötürü elde ettikleri huzur ve kolaylıklar
sayesinde doğu-batı ticareti ilk başta çok gelişti. Ancak
Roupen'in 1216 yılında Ceneviz ve Pizzalı tüccarlar için koyduğu ağır
vergiler ticari aktivitenin sonradan yavaşlamasına neden olmuştur.
Bu dönemde doğudan batıya
gelen ticaret yolları Haleb'te ikiye ayrılır. Bir yol Antakya üzerinden
denize ulaşırken, diğer yol Lazkiye'de nihayetlenirdi. Ticareti
ellerinde tutan imtiyazlı Cenevizli tüccarlar ile Venedikli ve Pizzalı
tüccarlar, doğunun cazip tüketim mallarının hemen her çeşidini,
Asya'nın içlerine kadar gitmeden bu sahillerde bulabiliyordu.
Suriye, doğudan gelen malların
batıya aktarıldığı bir bölge olması yanında, kendi ziraat ve
zanaat potansiyeli ile batının ihtiyacı olan bir çok malı üretebiliyordu.
Antakya, Sür ve Trablusşam, öteden beri ipek üretiminin belli başlı
merkezleri idi. Antakya'da Haçlılar döneminde de çok güzel kumaşlar
dokunduğu bilinmektedir. Bunlar kızılkök gibi tabii boyalarla renk
verildikten sonra batıya sevk edilirdi. Musul'da işlenen sırmalı ve
ipekli kumaşlara, Marco Polo zamanında Müslin (Musul işi) denmiştir.
Batıya gönderilen mallar arasında Lübnan bağlarından elde edilen
şaraplar, narenciye, incir, badem ve susam yanında Haçlılar'ın ilk
defa bu topraklarda görüp tanıdıkları ve özsuyundan şeker yapmayı
öğrendikleri şeker kamışı gibi tarım ürünleri de bulunuyordu.
Anadolu'yu ellerinde
bulunduran Anadolu Selçuklu sultanlarının batımı tacirlere, özellikle
Venediklilere tanıdığı imtiyazlar ve ticaretin canlı tutulması için
gösterdikleri çabalar, Suriye'nin karayolu ile de İstanbul'a ve batıya
bağlanmasına imkan vermekte idi. Antakya'dan yolculuğa başlayan
kervanlar Belen Boğazını geçer, İskenderun Körfezi'ni dolaşır, Hıristiyan
kralların elinde bulunan Kilikya'dan sonra Konya üzerinden
yollarına devam ederlerdi. Bu yollar üzerinde inşa edilmiş
olan Kervansaraylar, Anadolu Selçuklularının ticaret hayatına
verdikleri önemi gösteren delillerdir.
XIII. Yüzyılda Haçlı
devletlerinin yıkılmasından sonra Suriye, batılı tüccarlar için
eski cazibesini kaybetti. Ticari ilişkilerde Şam ve Haleb eski
önemlerini korurken Beyrut, Venedikli tacirlerin en çok ziyaret ettiği
limanlardan biri olmuştur.
Haçlı seferleri ile başlayan
ve sonra devam eden Ortodoks ve Katolik mücadelesi, doğu Hıristiyanlarının
İslam hakimiyetini tercih etmelerine neden olmuştur. Çünkü İslam
hakimiyeti, her mezhebin kendi kuralları içinde ibadetini serbest bırakmakta,
Hıristiyanlar üzerinde herhangi bir mezhep baskısı yapmamakta
idi.
Hıristiyan alemindeki dört
Ortodoks patriklik merkezinden biri Antakya'daydı. Diğerleri Kudüs ve
İskenderiye'de bulunuyordu. İstanbul, cihan patrikliği olarak
hepsinin üstünde idi. Rusya'daki beşinci patriklik daha sonra 1590 yılında
kurulmuştur.
Mısır, Filistin ve
Suriye'nin Arap hakimiyetine girerek islam ülkeleri olmasından sonra,
İskenderiye, Kudüs ve Antakya'nın tabi olarak Hıristiyan camiası içindeki
önemleri azalırken, Roma ve İstanbul'un camia içindeki etkileri ve
durumları giderek yükseldi. Antakya Osmanlı İmparatorluğu içinde
yaşayan Hıristiyanların bağlı oldukları dokuz patriklik
merkezinden biri idi. Günümüzde de Ortodoks Kilisesi'ne bağlı dokuz
patriklik merkezinden bir Antakya'daydı. |